Güncel Yazılar Karadeniz Kültürü Karadeniz Türkçesi

Kalandar: Karadeniz’in Unutulan Yılbaşı Geleneği ve Karakoncolos

Bugün Karadeniz’de, özellikle Trabzon ve çevresinde, kışın tam ortasında kutlanan çok eski bir gelenekten söz edeceğiz: Kalandar.
Bu, sadece bir yılbaşı değil. Aynı zamanda doğayla uyumlu bir halk takvimi, toplumsal dayanışmayı ayakta tutan bir gelenek ve binlerce yıllık inançların bugüne ulaşmış canlı bir mirası.

1970’lere kadar köy hayatının doğal bir parçası olan Kalandar, büyük kentlere göçle birlikte yavaş yavaş unutulmuştu. Ama son yıllarda dikkat çekici bir geri dönüş yaşıyor. Bir yandan turizmin etkisi, diğer yandan özellikle genç kuşakların köklerini, yerel kültürleri ve eski ritüelleri yeniden keşfetme isteği, Kalandar’ı tekrar görünür hâle getirdi.

Bugün yerel derneklerin etkinliklerinde, restoran eğlencelerinde, hatta büyük organizasyonlarda karakoncolos figürü ve Kalandar temasıyla daha sık karşılaşıyoruz. Benzer kutlamaların Yunanistan’da da yapılıyor olması ise tesadüf değil. 1923 mübadelesiyle Karadeniz’den oraya giden Rumlar bu geleneği de beraberlerinde götürdüler. Yani bu kültür oradan buraya gelmedi; buradan oraya taşındı. Kalandar, Karadeniz’in ortak hafızasına ait.

Peki Kalandar tam olarak nedir?

Kalandar gecesi, köy adeta sahneye dönüşürdü. Çocuklar ve gençler bir araya gelir, kemençe ya da kaval çalan bir müzisyen eşliğinde ev ev dolaşırdı. Kapılarda maniler söylenir, torbalar uzatılırdı. Ev sahipleri bu torbaları fındık, mısır, tereyağı, peynir ve kurutulmuş meyvelerle doldururdu. Bu sadece bir ikram değil; bolluk dileği ve dayanışmanın somut hâliydi. Her köyün, hatta bazen her mahallenin kendi tekerlemesi vardı. Benim Sürmene’deki köyümde çocukken söylediğimiz mani mesela şöyleydi:

Kalandaris kulandaris,
Erkek uşak dişi buzak,
Ver Allah ver,
Dolsun bucak.

Sözler köyden köye değişirdi ama mesaj hep aynıydı: Yeni yıl bereketli olsun.Ama Kalandar sadece bundan ibaret değildi.

Bu gece aynı zamanda bir köy tiyatrosuydu. Gençlerden biri mutlaka yüzünü is ile boyar, koyun postu giyer, eline bir değnek alır, beline ise çıngıraklar takar karakoncolosu temsil ederdi. Horonlar oynanır, kemençe çalınır, bütün köy bu şenliğin parçası olurdu. Ve bu sahnenin en dikkat çekici karakteri şüphesiz Karakoncolostu.

Karakoncolos, Karadeniz folklorunda kışın en sert zamanlarında ortaya çıktığına inanılan yarı insan, yarı hayvan bir varlıktır. Trabzon anlatılarında genellikle saf, taklitçi, zararsız ama ürkütücü bir figürdür. Bazı bölgelerde insanlara zarar verdiğine inanılır, bazı yerlerdeyse sadece yiyecek ister ve giderdi.

Bu yüzden kışın en soğuk gecelerinde kapı önüne tepsiyle yemek bırakılır, “Karakoncola ne istersin, kuymak mı buzak mı?” diye seslenilirdi. Kuymak bir çeşit tahıl lapasıydı, buzak ise buzağı… İnanca göre Karakoncolos aç kalırsa ev halkına uğursuzluk getirirdi.

Bu figür Anadolu’nun farklı yerlerinde Congolos veya Congalaz, Meşe Adamı, Yaban Adamı, Germakoçi (Lazlarda) gibi adlarla da bilinir. Balkanlar’daki Kukeri, Sardinya’daki Mamuthones, Slovenya’daki Kurent, Alplerde Krampus, Kafkasya’da Ajeğafe, Yunanistan’ın Skyros Adası’ndaki Geros gibi figürlerle arasında dikkat çekici benzerlikler vardır. Bu benzerlikler bizi çok daha eski bir döneme götürür: Neolitik Çağa.

Birçok araştırmacıya göre bu tür maskeli, çanlı, hayvan postlu figürler; bereketi çağırmak, kötü ruhları kovmak ve doğanın yeniden uyanışını simgelemek için ortaya çıkmıştır. Neolitik dönemin merkezinde yer alan “Ana Tanrıça” inancında doğum, ölüm ve yeniden doğuş döngüsü kutsaldır. Maskeler, postlar ve özellikle çanlar bu döngünün simgeleridir. Çanların amacı sadece gürültü çıkarmak değil; doğayı uyandırmak, karanlığı dağıtmaktır.

Benzer ritüeller Anadolu’nun başka yerlerinde de komşu coğrafyalarda da yaşar. Saya gezmesi (tıpkı İran ve Azerbaycan’da olduğu gibi), Koç Katımı, Davar Yüzü, Dodoy gibi geleneklerde çobanlar köy köy dolaşır, oyunlar oynar, evlerden yiyecek toplar. Toplananların bir kısmı birlikte yenir, kalanı yoksullara dağıtılır. Tema aynıdır: Kışa karşı dayanışma, belirsizliğe karşı ritüel.

Anadolu’nun DNA’sı” başlıklı video serimde, bu yayılımın izini insanların baba hattından aktarılan genetik verileri üzerinden Neolitik döneme kadar sürmüştüm. Özellikle Y-DNA haplogrup G, daha özelde G2a ve ona birçok göçte eşlik eden J2, erken tarımcı toplulukların Avrupa’ya, Kafkasya’ya ve İran’a doğru nasıl yayıldığını gösteren genetik izlerdir. İlginç olan şu: Bu genetik hatların yoğunlaştığı izole dağlık bölgelerde ve adalarda, Karakoncolos benzeri kış ritüellerinin de yaşamaya devam etmiş olmasıdır. Yani binlerce yıl boyunca insanların genetik izleriyle kültürel alışkanlıkları, çoğu zaman aynı coğrafyalarda üst üste düşer.

Peki Kalandar neden tam bu zamanda kutlanır?

Kalandar, Jülyen takvimine göre belirlenmiş bir yılbaşıdır. Aslında Kalandar Türk ağzındaki formudur Rumca ve Lazca kalanta olarak bilinirdi. Jül Sezar’ın MÖ 46’da kabul ettiği bu takvim, yüzyıllar boyunca Batı dünyasında kullanıldı. Karadeniz’de buna “eski hesap” denirdi. Jülyen takvimi ile bugün kullandığımız Miladi takvim arasında 13 günlük fark vardır. Bu yüzden Kalandar gecesi 13 Ocak’ı 14 Ocak’a bağlayan gecedir. Osmanlı’da 1840’te kullanımına başlanan Rumi takvim ise Jülyen sistemine dayanan yani yıl uzunluğu, artık yıl hesabı aynı ama yıl numarası hicrî olan bir uyarlamaydı.

Anadolu’da kışın en sert geçtiği dönem 22 Aralık ile 31 Ocak arasıdır. Halk arasında bu döneme Zemheri denir. Soğuk keskindir, hastalıklar artar. Güneşe aldanıp ince giyinenlere “zemheri zürafası” denmesi boşuna değildir. Kalandar, işte bu karanlığın tam ortasında yapılır. Bu ölümcül soğuğa karşı bir moral kazanma törenidir. “Yalnız değiliz” demenin, bu da geçecek demenin, birlikte ayakta kalmanın yoludur.

14 Ocak, yani Kalandar’ın ilk günü, yılın en kritik günü sayılırdı. Sabah erkenden su getirilir, eve serpilirdi. Eve ilk giren kişinin uğurlu birisi olması beklenirdi. Buna Kalandar kırma denirdi. Çünkü inanışa göre yılın ilk günü nasıl geçerse, yıl da öyle geçerdi.  Aslında Roma döneminde takviminin ilk ayı bugünkü Ocak ayı değil Mart ayı idi belki de bu karışıklık yüzünden Kalandar kırma Mart ayında da gerçekleştirilir buna Mart Kırma, Mart Dokuzu veya Yılbaşı Bozma adlarıyla anılırdı.

Kalandardan sonraki on iki gün, yılın on iki ayını temsil ederdi. Her günün havasına bakılarak yılın nasıl geçeceği tahmin edilirdi. Yani Kalandardan sonraki 3. Gün güneş açarsa 3. Ay olan Mart sıcak geçecek demekti. Trabzon ve Rize’de buna Kalandar’ın gün sayması, Rumca konuşulan köylerde Minolaya denirdi yani ‘ay’ bilimi. Gülüyorsunuz biliyorum ama astronomi ve astroloji arasında keskin ayrımın olmadığı dönemlerde müneccimlerin yaptığı işte bir çeşit bilim sayılıyordu. İşte ‘Ay bilimi’ de o dönemlerin mirası ve bu iptidai hava tahmini zamanında çok ciddiye alınırdı.

Kalandar gecesi gençler yedi ayrı evden un, yağ ve tuz toplar, bol tuzlu Kalandar çöreği yapardı. Dört yol ağzında pişirilen bu çörekten yiyenlerin rüyasında evleneceği kişiyi göreceğine inanılırdı. Yani Kalandar, sadece eğlence değil; aynı zamanda geleceği de görmeye yönelik bir ritüeldi.

Sonuç olarak Kalandar, Neolitik çağdan Roma’ya, tarih öncesinden Karadeniz köylerine uzanan çok uzun bir hikâyenin bugünkü hâlidir. Ama özü çok basittir: Kış ne kadar sert olursa olsun, bahar mutlaka gelecektir. İnsanlar da bunu unutmamak için, kışın ortasında kendilerine bir eğlence yaratmıştır. Belki de bu yüzden, Kalandar bugün yeniden hatırlanıyor. Çünkü bir zamanlar atalarımızın doğayla kurduğu bu kadim bağın, doğaya inatlaştığımız şu günlerde bize hâlâ bir şeyler söyleme potansiyeli var. Herkese iyi Kalandarlar! Yeni yıl hepimizin ocağına bereket, mutluluk ve sağlık getirsin!

Kalandar: Karadeniz’in Unutulan Yılbaşı Geleneği ve Karakoncolos VİDEO izlemek için: